ligeia

psikolojik bilimlerin sayısız ve anlaşılmaz anormallikleri arasında -sanıyorum, okullarda göz ardı edilen- en şaşırtıcı ve en heyecan verici husus, çok uzun yıllardan beri unuttuğumuz bir şeyi anımsamaya çalıştığımızda tam anımsayacak gibi olup da bir türlü anımsayamayışımızdır. aynı şekilde ben de ligeia’nın gözlerindeki anlamı var gücümle çözümlemeye çalışırken kaç kere bu anlamı yakalar gibi oldum -yaklaştığımı hissettim- ama bir türlü ele geçiremedim, sonunda da hepten elimden kaçırdım! ama işin en garibi şu ki evrenin en sıradan nesnelerinde bu ifadenin bir dizi benzerini buldum! şunu demek istiyorum: ligeia’nın güzelliğinin usul usul ruhuma işleyip, orayı kendine türbe edinmesinden sonraki dönemde onun iri, parlak gözlerinin ruhumda her zaman uyandırdığı hislerin aynısını, maddi dünyadaki birçok varlığa baktığımda da hissetmeye başladım. ama bu duyguyu tanımlamak, çözümlemek ya da açıkça kavramakta da bir o kadar başarısızdım. bu duyguyu -tekrar ediyorum- incelediğim hızla boy atan bir asmada, seyrettiğim bir pervanede, bir kelebekte, bir krizalitte, bir akarsuda tanıyor; okyanusta, düşen bir göktaşında, yaşlı insanların bakışlarında hissediyordum. ve gökte bir iki yıldız var ki (özellikle de şilyak takımyıldızı’ndaki en büyük yıldızın yakınlarında bulunan altıncı kadirden kararsız iki yıldız) onları teleskopla incelerken ruhumu benzer duyguların kapladığını fark ettim. aynı şeyleri telli çalgıların bazı seslerinde ve okduğum kitaplardaki bazı bölümlerde de hissettim sık sık.

edgar allan poe

metzengerstein

bu, elbette, kalıtsal bir dargınlığın son derece ahmakça dışa vurumundan başka bir şey değildi ve sözlerimize olağanüstü bir kuvvet vermek istediğimizde onların nasıl da anlamsızlaştığını kanıtlıyordu sadece.

edgar allen poe