korkuyu beklerken ./2

ne yaptığımızı sorduk birbirimize. onun ne yaptığı belliydi. ben de yalnızlık, hürriyet filan dedim.
bu arada, nasıl oldu bilmiyorum arabamı nereye bıraktığımı sordu. yani, öylesine sordu; içinde bir kötülük yoktu.
fakat bu araba, insanlarla aramda ortak bir konuşma dili yaratılmasına engel oluyordu.

oğuz atay

tutunamayanlar ./4

öğretmenimiz söyledi: ‘biz mektebe değil okula gidiyormuşuz.’ babam, okuduğu gazeteden başını kaldırdı, yorgun ve ilgisiz nazarlarla baktı yüzüme: ‘dur bakalım hele,’ dedi. babamın, sonradan daha iyi fark ettiğim karakterinin eşsiz özetiydi bu cümle: ‘dur bakalım hele.’ hem kendi durur, hem de herkesi durdururdu bu cümleyle. benim hızımı, annemin hırçın ve telaşlı atılmalarını hep bu amansız cümleyle keserdi: ‘dur bakalım hele.’ dünya tefekkür tarihine ‘durbakalımhelecilik’ geçmezse, babama yapılmış en büyük haksızlık olacaktır bu. ben de belki biraz bu felsefenin tesiriyle böyle olmuşumdur.

oğuz atay

tehlikeli oyunlar ./4

sen, giyimini de yumuşatırsın. yalnız bir erkeğin giyinişindeki acımasız sertliği beceremezsin. hitler’e bak, mussolini’ye bak: kılıkları ne kadar beceriksiz ve zevksiz bir düzen içindedir. ihmalcilikleri ne kadar gerçektir. elbiseleri üstlerinden sarkar. evlerini bile ne vahşi bir görgüsüzlükle döşerler. yalnızlığın görgüsüzlüğüdür bu. sınıflarını bulamamış insanların derbederliği içindedirler. dağınık yaşantılarında hiçbir güzellik yoktur. tek başına düşünme katılığının korkusu her tarafa sinmiştir. ağır bir günün bunaltıcı öfkelendirici yaşantısı bitince eve dönen evli ve yalnız bir erkek ne yapacağını bilemez; horgörülmelerin, aşağılanmaların intikamını alma susuzluğuyla yanarken çevresinde yatıştırıcı en küçük bir ayrıntıyla karşılaşmaz. hırsla çekiştirerek çıkardığı elbiselerinden alır intikamını. apokalipsin dört atlısı, dünyanın en kötü giyinen erkekleridir.

oğuz atay

tutunamayanlar ./3

kültür, sadece bazı isimleri hatırlatmaktan ibaret değildir, deniliyordu. kültür, bu isimleri yerli yerinde ve başka isimlerle münasebetini bilerek kullanmak demekti. kelimeler, kelimeler… diye düşündü hüsnü bey, shakespeare’in adını bile duymadığı halde. bu kelimeler, kültür mü demekti? hakikaten, kültür ne demek acaba? hüsnü bey için kültür onun dört kere tek dersten sınıfta kalmasına sebep olan ‘amme’ hocası ordinaryüs profesör – o zamanki adıyla müderris- ekrem galip bey (aydıner) demekti. eğer böyleyse, ‘kültür’, insanı küçümseyen, insanın ne mal olduğunu bir bakışta anlayan iri kıyım bir şey demekti.

oğuz atay

tutunamayanlar ./2

insanlar da bırakmazlar ki: en yakınımız bile… bile ne demek? özellikle, en yakınınız, sizi aptalca bir yarışma duygusuna sürükler. turgut da kendini, sesini çıkarmadan arkada oturan ve sinirine dokunan bir anlayışlılık içinde görünen karısıyla gizli bir yarış içinde görüyordu. “kadınlarda, el ustalığı isteyen işler için, aptalca bir yarışma duygusu vardır zaten,” diye düşündü. “erkekleri, başka konularda, onlara, üstün ve yukarıdan bakarmış gibi görünen tavırlarını çekemezler, bu çeşit yarışmalarla acısını çıkarmak isterler böyle küçük görülmelerin. bir yandan da, her şeye rağmen savunmasız narin olduklarını gösteren yapmacıklarını elden bırakmazlar: ‘canım şu ipi şuraya takar mısın? canım senin boyun yetişir – ya da sen benden kuvvetlisin.’ yani senin bütün üstünlüklerin, basit ve hayvani temellere dayanır. sonra, küçük bir aksama olunca: ‘dur canım bir de ben denesem sahteliği. ‘uzun boylu hayvan! beni kuvvetli kollarınla alıp götürdün; şimdi, bir çamaşır ipini takamıyorsun işte!'” “karı-kocanın birbirleriyle ve çevreleriyle yarışmasını anlamıyorum, demişti selim, turgut evlenmeden önce. “belki onlar farkında değil; oysa bana bu davranış, hayatı cehenneme çevirmek gibi geliyor.” ne yapalım, canım selim? nermin’in şu anda, bu işi benden daha iyi yapma arzusuyla tutuşmasına nasıl engel olalım? haydi turgut, göster kendini. yut şu direksiyonu.

oğuz atay

tutunamayanlar ./1

yorgan hafifçe inip kalkmasa, yatakta canlı bir varlık olduğunu anlamak zordu. belki de gerçekten yoktur; yanımda yatan, bir saç demetinden ibarettir. yazık; insanlar düşüncelerimize uygun biçimler almıyor. karısına sırtını döndü, kolunu yataktan aşağı sarkıttı. hayat, düşünceleri tutan bir hapishanedir. insan, can sıkıcı bir saç demetidir, ben de akılsız bir robotum.

oğuz atay

tehlikeli oyunlar ./1

belki yarın sabah soğukta uyanmanın bir anlamı olur,
sana çay pişirmek gibi.
ayaklarımın ucuna basarak yürürüm yataktan kalkınca.
tahtalar gıcırdar.
hayır, zamanla öğrenirim hangi tahtaların ses vermediğini.
sonra ne yaparım?
uyanmadı, çayın hazırlandığından haberi yok diye sevinirim.
bütün hayatımı, en ince ayrıntılarına kadar düşünerek
hesapladığım iyiliklerin hayaliyle geçirdim albayım.
artık ne olacaksa olsun istiyorum.

oğuz atay