benim adım kırmızı ./1

bir mektup, diyeceğini yalnız yazıyla demez. mektup, tıpkı kitap gibi koklayarak, dokunarak, elleyerek de okunur. bu yüzden akıllı olanlar, oku bakalım, mektup ne diyor derler. aptallar ise oku bakalım, ne yazıyor derler. hüner yalnız yazıyı değil, mektubun tümünü okumakta.

orhan pamuk

kara kitap ./2

şairin her zaman dolabında sakladığı tebdil-i kıyafet araçları gibi, yanında tuttuğu, sırasında kişiliğine bürünerek ferahlayabileceği başka kimliklere ihtiyacı vardı. celâl, bu derin isteği kendi başka yazılarından ödünç aldığı bir imgeyle pekiştirmişti: “tıpkı, budala bir ülkede, dalkavuklar, zalimler ve fakirler arasında hüküm sürmeye dayanamayan bir padişahın geceleri giyip sokaklarda gezerek rahatlayabilmek için dolabında sakladığı köylü elbiseleri gibi.”

orhan pamuk

kara kitap ./1

“insanlarımızın en önemli hazinesi” dedikleri jestleri, günlük hayatta yaptıkları küçük vücut hareketleri, sanki gizli ve görünmez bir ‘şefin’ komutuyla ağır ağır ve tutarlı olarak değişiyor, yok oluyor, yerlerine nereden örnek alındığı bilinmeyen birtakım hareketler geçiyormuş. sonraları, baba bir dizi çocuk mankeni üzerinde çalışırken anlamışlar her şeyi: “o lanet olası filmler yüzünden!” diye bağırdı oğlu.

onlar da, benim gibi, bizler gibi, içlerine rastlantıyla düştükleri belirsiz bir varoluşun anlamını cennette kalmış kadar uzak bir geçmişte bir gün sanki keşfetmişler, ama sonra unutmuşlardı bu sihirli anlamı. unuttuğumuz bu hatıra için acı çekiyorduk; belimiz bükülmüştü, ama gene de kendimiz olmakta direniyorduk. jestlerimize, bizi biz yapan şeylere, burnumuzu silişimize, başımızı kaşıyışımıza, ayağımızı atışımıza ve bakışlarımıza sinen mutsuzluk ve yenilgi duygusu, aslında, kendimiz olmakta direnmenin bir cezasıydı da.

“babam insanımızın bir gün başkalarını taklit etmeyecek kadar mutlu olabileceğinden umudu kesmedi hiç!”

orhan pamuk

kafamda bir tuhaflık ./1

helva yaparken gözyaşlarım tencerenin içine damlıyordu. her bir gözyaşının helva taneleri arasında kayboluşuna bakıyordum: sanki gözyaşı kaybolunca ben de bir şey unutuyordum. acaba aygaz biter mi? acaba sebzeli yemeğe biraz daha et mi koysaydım? çünkü ağlamaktan yorulanlar mutfağa gelip, tencerelerin kapağını kaldırıp içine uzun uzun sessizce bakıyorlardı. sanki uzun bir süre ağlarsan, mutfağa gelip ocağın üzerinde, tencerede ne var diye bakmaya izin çıkıyormuş gibi.

orhan pamuk